Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

oldukça sıradan

ne denir, bilirsiniz işte.. uzun zaman boş kalan insanlar kendilerinemutlak bir meşgale arar..

Eylül 2006 tarihli yazilar (sayfa 1)Eylül 2006 tarihli diger ogeler resimler , videolar

kalitesiz bir ruj her zaman iz bırakır..

eyhayatt_ru her bir öksürük ciğerinde başlıyor, boğazında zehir bırakarak ilerliyor ve kesik kesik ağzında sonlanıyordu. her bir öksürükle iki büklüm oluyor, sigaraya başladığı güne ve kendine lanet ediyordu. onun sigarayla tanışması; ne dert tasa yüzündendi, ne de keyif içindi. sigaraya sırf Deryal içiyor diye başlamıştı. ne büyük aptallıktı bu. sonunda Deryal bırakmıştı ama o bırakamamıştı işte..

düşüncelerle dogruldu yerinden. ve mutfağın yolunu tuttu. bir bardak su içmeden  öksürük onu rahat bırakmayacaktı, anlaşılan. tezgahta temiz su bardağı kalmamıştı hiç, yıkamaya üşendi ve çay fincanına  biraz su koyup, mutfaktaki tek sandalyeye usulca oturdu.

bugün onu rahat bırakmayan sadece öksürük değildi. uyandığından beri hatıralarıyla  hesaplaşıyordu ve her seferinde biraz daha yenik düşüyordu kendine.. aklının bir köşesinde hep Deryal vardı..

"Deryal çocukluk arakadaşıydı. aynı sıralardan, sokaklardan gelmişlerdi bugüne.. ah be Melike hanım diye geçirdi içinden.. ne diye kıyasladın ki Deryal le kendini? niye yarıştın ki bunca yıl  onla? o ne yaptıysa aynını yapmak zorunda mıydın? sırf o kestirdi diye, tüm  liseni sana hiç yakışmayan kısacık  saçlarla  geçirdin. sırf o güzel sanatlar okudu diye, yıllarca  sevmediğin  bir bölümde okudun, sevmediğin bir işi yaptın. sırf o evleniyor diye, tanımadan etmeden sen de evlendin, bir ömür çürüttün. değer miydi? taklit ettin de eline ne geçti sanki.. Deryal olabildin mi? birgün olsun başarılı, mutlu olabildin mi? bak işte artık Deryal yok. senden  önce bir eylem daha gerçekleştirdi. senden önce öldü. ve sana yine taklit etmek düştü. sanıyor musun ki senin ölümüne o kadar üzülecek  insanlar? senin ölümün de yaşamından farklı olmayacak, bir taklitten öteye gitmeyecek. gerçeği anlamak için geç kalmadınmı Melike hanım? başkasının  dışarı bıraktığı kirli nefesi soluyarak bir ömür geçirdin sen! ömür bitmeye yakın artık.ortada  kirli bile olsa soluyacak hava kalmamış artık. boğulmana ramak kalmış. gerçeği görmek için  geç değil mi artık?"

birden telefonun sesiyle irkildi. birkez çalıp susmuştu telefon, ama onu kendine, mutfağına döndürmeye yetmişti.
masanın üzerinde duran boş fincanın üzerindeki lekeye ilişti birden gözü.leke ona yabancı değildi aslında, yıllardır görmeye alışmıştı onu.. ama 'bilindik bir markanın pazarda satılan taklidinin  fincanda bıraktığı iz'  ilk kez bugün mana kazanmıştı.

geçen  kırkyedi yılın  izlerini taşıyan yüzünde yeni bir iz oluştu ve  acıyla mırıldandı, melike hanım;

- kalitesiz bir ruj her zaman iz bırakır!

&&&

"sahte" olan geride herzaman kötü izler bırakır ve herzaman "gerçeğe" teslim olur..
hep "gerçek" olanla yaşamak dileğiyle

bir kimyacının eline verirseniz hayatı..

bugün birşey keşfetmek, birşey üretmek isteğiyle dolup taştım. birşey üretmek; ama faydalı birşey üretmek.. belki ilaç, belki de çare..

dayanamadım daha fazla; önlüğümü giydim, gözlüğümü taktım, eldivenleri  geçirdim elime ve soluğu doğruca laboratuvarda aldım.

sıcak su banyosu hazırlamakla başladım işe.. ve sonra hayatımın çeşitli noktalarından numuneler aldım. her bir numuneyi tek tek tarttım. birbirlerine denk olmasalar da aynı kütlede olmakları önemliydi. herbirinin miktarını tek tek kaydettim, defterime. sonra yüreği camdan balon jojede, bir güzel harmanladım hepsini. ve üzerlerine bildiğim başka hayatlardan özütler kattım. çok yoğun katı bir topluluk olmuştu, şimdi elimde.. böyle yaparak bir esans elde edemem, dedim. ve biraz da hayat sıvısı ekledim, kendimden..

sonra jojenin ağzına efkarlanmış bir tıpa taktım. tıpanın hasret saran deliklerinden birine öfkeli termometreyi, diğerine de sakin geri soğutucuyu taktım. ve jojeyi, sabırsızlıkla onu bekleyen sıcak su banyosuna oturttum birgüzel.doğrusu hiç itiraz etmedi bana. düzeneğimi sabitledikten sonra geri soğutucunun altına sabırlı bir beher koymayı da ihmal etmedim. artık herşey tamamdı. yanmakta acele eden bek aleviyle, sıcak su banyosundaki jojeyi ısıtmaya başladım..

aylarca sürdü bekleyişim, ama tek damla esans elde edemedim. aslında biliyordum hatamı; katalizör kullanmamıştım. çünkü herzaman olduğu gibi, istememiştim; dışarıdan bir müdahale.. biliyordum  ve hata ile  yol almaya  devam ediyordum..
.
.

çok zaman sonra olacak; yorgun bir damla esans göründü sogutma borusunun ucunda ve yavaşça süzülerek behere düştü. peşi sıra sekiz-on damla daha geldi ve bitti.

olmuştu nihayet.. peki elde ettiğim neydi, şimdi? önce biraz eğilip kokladım, çok keskindi kokusu. sonra turnusol daldırdım içine.. hiçbir renk değişimi olmadı.. ne asit ne de bazdı demek ki.. ama neden?
.
.
.

birçok analizler sonunda anlamıştım artık; nötr dü çünkü birbirini tamamlayan hayatlar vardı içinde..

&&&

   birşeyler keşfetmiştim sonunda;

- en büyük çareydi insana, yanlızlığı ortadan kaldırmak..
- en büyük ilaçtı insana,  kendini "sıfır"  yapanla birlikte olmak..

elindeki simiti sıkıca tutmaya bak!!

buramburamhurriyet_CARQ5S1R "....sahip olduğu milyonlarla yirmi üç yıllık ağır hapis cezasını, on bir yıllık hafif hapis cezasına çevirmiş; bu onbir yılın altı yılını taş duvarlı hapishanenin, bir ev edasıyla özene bezene döşenmiş tek kişilik koğuşunda geçirmişti. ilk altı yılı canının istediği saatte, dilediği koğuşa girip çıkarak;  gönlünce avluda volta atarak geçirmişti. ancak altı yılın sonunda ona güç ve gelir sağlayan şirketinin iflası ile sıradan bir mahkum kimliğine bürünmüş ve sonrasında ki beş yılı farklı tecrübeler edinerek geçirmişti. ona; paranın sıcak yüzü nedeniyle hürmet gösterenler, artık sırt çevirmişlerdi. kalan beş yılı; sadece belirli saatlerde çıkabildiği avluda adım sayarak, en kalabalık koğuşların birinde çay ve sigara içerek, kısacası ömür tüketerek geçirmişti. ama bu beş yılda çok şey öğrenmişti. bilmediği ve milyonlarla alamayacağı ne değerli bilgiler vardı hayatta.. ilk kez burada  'yüzeysel acı'  ile  'derin acı' arasındaki farkı görmüştü. yine ilk kez burada 'ayrı kalmak'   ile  'ayrı düşmek'  arasındaki uçurumu öğrenmişti.. ve daha fazlasını.. onbir yıl önceki  'hürriyetin manası'  ile şimdi ki "hürriyetin manası' arasındaki devasal farklılığı  yaşayarak, tecrübe ederek öğrenmişti...."
.
.

rüzgarın yüzüne çarpmasıyla ürperdi.  düşünceler içinde kaybolmuştu ki, rüzgar onu kendine getirmişti..

önce elinde  tuttuğu simitten geriye kalan, son parçaya ağlamaklı gözlerle baktı;  sonra karşısında oturduğu denizin havası iyice içine çekti.. ve elindekine tekrar baktı.. kendi kendine söylendi bir süre;

- elindekine iyi bak, oğlum!  yıllar önce milyonları vererek alamadığın özgürlüğü, az önce beşyüz kuruşa seyyar bir simitciden aldın sen.. elindekini sıkıca tutmaya bak, oğlum! bu simiti, bu havayı, bu denizi, bu istanbul u, ciğerlerine çektiğin bu  özgürlüğü sıkıca tutmaya bak! kıymetini bil hürriyetinin! 

son olması için yazılmış ilk mektup..

geride hiç yazılmamış yapraklar bırakarak  gidicem bu yerlerden. boş ama artık temiz olmayan sayfalar akamdan el sallamamakta, bana veda sözcükleri  sıralamamakta  ısrar edecekler. sözlerimden bir kısmı söylenmiş olduklarına  isyan ederken; henüz söylenmemiş ve hiç söylenmeyecek olanlar  derinlerde  bir yerlerde   bana gücenecek ve hatta belki küsecekler.terkettiğim ve ya terk edildiğim geceler arkamdan kıs-kıs gülecekler. ama öte yandan gündüzler de suratlarını ekşitecekler.

vaktiyle peynir gemisine yükleyip yolcu ettiğim hayallerimin demir aldığı ve benim neresi oldugunu hiçbir zaman bilmediğim (belki de bilmek istemediğim) eski adadan; posta kutuma düşen mektuplar arkamdan sövecekler artık okunmuyor olduklarına yada hiç okunmayacak olduklarına lanet edecekler.

çok zaman önce her bir kırıntısını içimden, büyük bir özenle temizlediğim aşk; gidişime aldırış dahi etmeyecek. yokluğumu zerre kadar önemsemeycek. belki birileri aşka haber verecek; belki birileri yakıp söndürdüğüm sigaraların gecemde bıraktığı ışıklardan  bahsedecek ona. ama o umursamayacak hiçbirini. ve kendini hiçbir zaman gidişimden sorumlu tumayacak ( ve ben de gidişimden hiçbir zaman onu sorumlu tumayacağım)

kirlenmiş sayfalarım arkamdan el sallamazken, sözlerim  küskünleri veya asileri oynarken, gecelerim gülüp gündüzlerim ağlarken, hayallerim ve yankıları bugüne değin hiç duymadığım küfürleri rüzgarla savururken ve    aşk uykudayken ; arkama dönüp , mazime bakmak için bir an duraksayacağım. ama içimi kavuran  " geri dön ve son bir kez bak!"  isteğine karşı koymayı ve yoluma devam etmeyi de bileceğim..

solmus nefesler bilindik türküleri tutturdugunda, gitmis olucam.. ve yorgun sesim artik susacak.. ardimdan ne bir agit ne de bir türkü yakilacak. hiçbirsey olarak geldigim dünyadan hiçbirsey olarak göçmek yine bana kalacak.tanidigim, tanimadigim herkese selamlar olsun..

elma elma söyle bana nerde benim yüreğim?

onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. gökten iki elma düştü. düştüğü yerler besbelli. ikimizde havada yakaladık elmaları. Allah korusun ya kafamıza düşselerdi, koskoca elmalar..

ee.. peki yakaladık da ne oldu. ben yine razı olamadım kendiminkine..neyseki sen hoşgörülüsün. baktın ki; ben gözlerimi sulandırmaya başlamışım, hemen verdin kendininkini.

.

.

.

biliyordum aslında; senle elmaları değiştiriken değişti yüreklerimiz. seninki bende, benimki sende kaldı. tıpkı elmalar gibi..

&&&

sanırım artık itiraf etmem gerek; elmaları değiştirmeyi teklif edeceğini bildiğimden sulu gözlülük yaptım ogün.. 

çingene sokağa aşıktır, ama sokak pişmanlığı affetmez..

sadece siyah kalem çeker kahverengi gözlerine.. ne pulluk, ne allık  ne de başka birşey sürer yüzüne.. her gün güneş doğarken kalkar, ilk iş saçlarını tarar. kömür gibi karadır saçları, beline dökülür hafiften.. teni de saçları gibi karadır çingene kızının.. ama tenine, saçlarına inat pek bir renklidir giydikleri.. allı güllü elbiseleri çıkarmaz hiç üzerinden.. yaz kış boncuklu, pullu terlikleri ayağındadır hep.. bir de kemanı vardır elinden düşürmediği. zaman zaman efgarlanır, efgarlanınca da başlar nagmelere çingene kızı..

bakışı gülüşü sahteden degildir, bir güldü mü yüreğinizi ısıtır bu kara kız.. yalnız, ömrü sokaklarda geçtiğinden olacak ağzı biraz bozuktur. biri ağır bir laf söyleyecek olsa, hemen küfreder. yanına kimin ne niyetle yaklaştığını iyi bilir çingene kızı, bilir de ona göre davranır insanlara..

herkes gibi bir yürek taşır içinde.. herkes kadar da aşıktır çingene kızı. vaktiyle bu sokaklarda genç bir adamı sevmiştir. adam  her gün iki kez  geçer bu yoldan. çingene kızı hiç kaçırmaz adamın geçişini.. ama adam onu bir kez olsun farketmez. gel zaman git zaman kız artık dayanamaz bu fark edilmeyişe ve orda olduğunu göstermek ister adama.. günlerce uğraşır ve adını hiç birzaman bilmediği notalardan bir "ezgi" hazırlar  kemanıyla.. "ezgi"  aşkı anlatacaktır, aşkına.. ve bir gün gelir, kendini de ezgisini de hazır hisseder. tüm gün yolda adamın geçeceği saatin gelmesini bekler. saat gelmiştir ama adam gözükmez. çingene kızı pes etmez, yarın sabah nasılsa geçecektir adam.. sabaha kadar bekler çingene kızı, gece cok zor gecer.. ama sabah oldugunda adam yine yoktur.. bu kez de akşam gelir diye umut eder ama gelmez adam bir türlü. çingene kızı umudunu kaybetmeden bekler, günlerce.. bir gün adam geçer o sokaktan ama omuzlar üzerinde giden bir tabut içinde.. çingene kızı tabutun üzerinde adamın resmini gördüğünde ne yapacagını şaşaırır. ne üzülebilir, ne de şaşırabilir. o günden sonra aklını yititrir..

bu sokağı mesken tutmuştur, o günden sonra.. köşedeki parkta yatıp kalkar. tüm gün sokagın bir ucundan diğer ucuna dolanır, durur.. gözlerinde, saclarında hep bir hüzün taşır.. bu sokaklarda kemanıyla "ezgi" sini çalıp, durur çingene kızı..

buralarda herkes sever çingene kızının ezgisini.. "ezgi" si hüzün yüklüdür, "söylenmemişlikler" yüklüdür tıpkı kahverengi gözleri ve kömür saçları gibi..

&&&

bazen çok geçtir. söylemek, anlatmak için çok geçtir. ve "geç olmak" , "geç kalmak"  her zaman biraz "pişmanlık" yaşır. ve "pişmanlık" her zaman canımızı yakar. 

 

           

kocam alkolik, ben ruh hastası, üç çocuğum var: biri kör, biri topal,biri dilsiz

bugün sana tanıdık çerçevelerden tanıdık portreler sunmak istiyorum. sana bizi anlatmak istiyorum. ve ben bizi anlatırken, sen sizi bulursun diye ümit ediyorum. zekisin sen ve kimleri anlattığımı bir çırpıda bulacagından da  hiç şüphem yok doğrusu.. ne dersin artık başlayalım mı?

ilk olarak aile reisimizden başlayalım, olur mu? kendileri ailemizin demirbaşı, evimizin direğidir.tek kusuru yerini bulamayan bir direk olmasıdır. hani kafası hep iyidir, pek ayık gezmez. bastığı yeri görmez. sık sık karar alır, bunu bize binbir nutuk çekerek anlatır. ama aldığı kararlar zulumden, acıdan ve biraz daha sefaletten başka birşey getirmez bizlere.. hep haklıdır o. ve cebinde hep parası vardır onun. ama parasını ailesi için harcamayı pek sevmez, hatta bizim ceplerimizi de boşaltır çoğu zaman.. daha ne kötü huyları vardır onun ama biz onu baştacımız yapmaktan vazgeçmeyiz bir türlü.. işte bu çerçeveden etrafa yapmacık gülücükler fırlatan alkolik adam var ya işte o benim kocam; işte ailemizin reisi o.. tanıdın onu değil mi? anladın kim oldugunu..

şimdilik beni gördüğün çerçeveyi atlıyorum ve diğer üç çerçevedekilerden bahsetmek istiyorum sana;  çocuklarımdan..
eminim onları da çok çabuk tanıyacaksın.

ilk olarak kör olandan bahsedeyim. kendisi en sorunlu çocuğumdur. görmediği için; hep yanlış anlar, yanlış kararlar alır ve yanlış hamleler yapar. (kimbilir belki de doğru olanı görmek istemez, kimbilir belki de gerçeklerin canını yakacağından korkar)

ikinci portredeki ise  topal olan çocugumdur. dogru olanı görür, doğru olanı duyar. ama ayağı aksadığı için; dogru olanı yapmakta hep geç kalır, yitirdiklerinin arkasından yetişemez. (kimbilir belki de yetişmek istemez, kimbilir belki de dogruların peşinden gitmeye korkar.)

ve en sonda gördüğün de dilsiz olan çocugumdur. onun doğru olanı görememek veye duyamamak yada doğru olanın peşinden gidememek gibi  bir sorunu yoktur. ama o dilsizdir. konuşmaz, konuşamaz. doğru bildiğini hiçbir zaman  söyleyemez.( kimbilir belki de söylemek istemez, kimbilir belki de söylemeye korkar)

daha anlatayım sana onları? yoksa tanıdın mı, buldun mu kim olduklarını?

ve artık atladığımız portreye dönebiliriz; sıra sana kendimi anlatmakta.. beni  -ruh hastası olan beni- tanımaya, kim olduğumu bulmaya hazır mısın?

ben ailenin değerli ve en değersiz varlığı..
sana kendimi onların ağzından anlatacağım;
kocama göre " fikirlerim beş para etmez, ailemi kurtarma çabalarım boşuna.. aile yönetimini hiçbir zaman bana devretmeyecek, ve her zaman bizi kendi kararlarıyla yönetmeye, yönlendirmeye devam edecek. ve ben hep onun hasta fikirli karısı olarak kalıcam"
kör olan cocuğuma göre" fazla şey görüyorum. ama gördüklerime müdahale edemeyeceğimi kabul etmiyorum. ve bu bir aptallık."
topal olan çocuguma göre "koşmak için gücüm var ve öyleyse koşmalıyım"
dilsiz olan cocuğum ise bana bakışlarıyla "sen de konuşma, sus artık!" der gibi bir hale bürünüyor..

şimdi beni de tanıdın öyle değil mi? kim olduğumu ve yerimi buldun, öyle değil mi?
peki ben bizi anlatırken sen sizi  bulabildin mi? alkolik kocamı, kör, topal ve dilsiz çocuklarımı ve hastalıklı beni tanırken,; bizden çok da ötelerde yaşamayan başka büyük bir aileyi görebildin mi?

&&&

beni sonuna kadar dinledin, öncelikle bunun için sana teşekkür ederim. sana ailemden ve ülkemden portreler sunmaya çalıştım. tüm b u anlattıklarıma anlam verememiş olabilirsin yada katılmıyor olabilirsin. böyle bir durumda değerli vaktini aldığım için özür dilerim.(bunu içtenlikle söylüyorum, çünkü bana göre herkesin vakti değerlidir)

ama öte yandan şayet  tüm bu dinlediklerinden sonra bana katılıyorsan; kendimi sana soru sormaktan alı koyamam:

"sen büyük ailenin nesisin?"

bir ömür aç kalsam..

vedigersacmalamalar_vanessa_baird1 " Onu vaktiyle evinde misafir etmişti, bu kadın. öyle çok sevmiş, öyle içi ısınmıştı ki Ona , gitmesini hiç istememişti. bu yüzden de bir çok ikramlarda bulunmuş, en güzel şekilde ağırlamıştı konuğunu. O da bu misafirperverliğin altında kalmamıştı. önce ışığıyla kadının kararmış yüreğini aydınlatmış, sonra da tüm sıcaklığı ile bütün evini ısıtmıştı.  gel zaman, git zaman aşık olmuşlardı. birbirlerini öyle çok seviyorlardı ki.. kadın bu sevginin gücüne çok inanıyordu ve hiç ayrılmayacaklarını, onun hiç gitmeyeceğini söylüyordu herkese. öyle ya nasıl da kenetlenmişlerdi birbirlerine. biter miydi hiç böyle bir sevda? kadın onun için neler yapmamıştı ki? Ondan öncesiyle ilgili ne varsa yok etmişti. O, kadının Onun için yaptıklarını görmezden gelemezdi herhalde.. tabiki gitmeyecekti. nankörlük etmeyecekti.

ama günün birinde kadın üşüyerek uyandı. O gitmişti. veda bile etmeden gitmişti. kadının  aşkı üşüyen  yüreğini ısıtmaya yetmedi. ama bir an olsun pişmanlık da duymadı, aşkından. biliyordu ki aşık olduğu ona geri dönecekti ve  O dönene kadar da onun aydınlattığı yer yüzü, kadının mutlu olması için kafi büyüklükteydi"

aslında çok kişi tanır buralarda bu kadını. ama hikayeyi başka türlü anlatırlar:

"bu kadın babasından kalan müstakil bir evde bir başına yaşamaktadır. uzun süren kış boyunca dışarı çıkış sayısı üçü beşi geçmez. bu süre zarfında aklını kaçırmış olacak ki, yaz geldiğinde kendini sokaklara atar, evine hiç girmez. bahçelerde parklar da yatar kalkar, olur. yazın sonlarına dogru bir gün, evinde ne kadar kışlık kazak, hırka varsa bahçesinde toplar ve büyük bir ateş çıkararak yakar. yakarken de bir yandan sözlerini uydurduğu şarkılar söyler; diye.. onu gören insanlar hayretler içinde diye düşünür. hastahaneye kaldırılır ancak doktorlar ruhsal sorunu bulunmadığını  söyleyerek taburcu ederler.

bir müddet sonra kış göz kırpar. kadın inatla üstüne kalın birşeyler giymeyi reddeder. bütünkışı üşüyerek geçirir. ve artık bahar gelmiştir. kadın bu arada yatak döşek yatmaktadır. komşuları yardım etmek ister ama o hepsini geri çevirir.bir süre sonra komşuları da bu inatçı kadınla ugraşmaktan vazgecerler.

yazın ilk günleri kendini gösterdiğinde, kadın da ruhunu teslim eder. komşularının onun öldüğünü anlaması epey bir vakit sonra olur.kadının eşyaları toplanırken, kadın tarafından yazılmış bir kağıt bulunur. pek çokları için manasız, karalamadan farksız olan şu  cümleler yazmaktadır  kağıtta;
"

iki hikayenin de ortak noktaları vardır aslında.. ama farklı olan yanları da coktur.. "hangisi dogrudur?" diye sorarsanız bence ikisi de dogru değildir. benim inandıgım hikaye bunlardan biri değildir. benim inandığım hikayede "kadın bilgiye aşıktır, aydınlıga aşıktır ve bunun için  mücadele etmiştir. geçmişini yada hırkalarını değil; cahilliği ve bilgisizliği yakmıştır, yok etmiştir. bu durum pek çokları tarafından yadırganmıştır. ama kadın onlara  cevap yetiştirmek  yerine  < aydınlığa olan açlığını>körüklemeyi tercih etmiştir"

&&&

aydınlanmaya duyulan açlık en güzel açlıktır. hep aç olmak ve hiç doymamak dileğiyle..

Bugün ilk kez ne istediğimi bilemedim..

Bugün ilk kez istemeden doğru bir şey yaptım..

 

Önce kasedeki çorba titredi. Sonra elimi karabibere uzattım, yetişemedim. Ve derken tuzluk masanın öbür ucuna kaçtı. Ve şimdi de salata kaşlarını çattı. “Neler oluyor burada?” dedim. Hiç biri cevap vermedi.

 

İştahım kaçtı. Masanın başından kalkıp, odadaki kanepeye uzandım. Ama başımın altındaki yastık; bir hamlede kendini kurtarıp, yere atladı. Doğruldum. Kumandaya uzandım ama o da bana somurttu. Televizyon elini kolunu bağladı, açılmamakta ısrar etti.

 

“sizinle mi uğraşıcam” dedim, kendimi dışarı attım. Ama bu kez de adımlarım inat etti; gitmek istediğimin aksi yönde zorladılar, beni. son bir kuvvetle ileri adım attım. Yine olmadı. Yollar da düşman olmuş bana; kıvrılıp geri döndürdüler.

 

Yorgun düştüm, boyun eğdim yollara.. “peki, nereye istiyorsanız gidelim, bakalım!” dedim. Ve dosdoğru senin kapına getirdiler, beni. “hayır!” dedim. Ama geri de dönemedim. Son olarak sağ elim boyun eğmedi bana.. yukarı kalktı ve doğruca kapının zilini çaldı. “istemiyorum, yeter!” diye bağırdım. O sırada kapıyı açtın, ve;

 

-         hoş geldin! Girsene içeri.. bende seni bekliyordum, dedin.

-         Beni mi?

-         Hıhı, geleceğini biliyordum.. dedin

 

Oysa ben geleceğimi bilmiyordum.

 

&&&

 

Bugün ilk kez istemeden doğru bir şey yaptım.

  

Bugün ilk kez isteyerek yanlış bir şey yaptım..

Evin aynıydı.. tüm eşyalar aynıydı. Hiçbirini değiştirmemiştin. Hiç yabancılık çekmedim.. doğruca gidip o hep oturduğum koltuğa oturdum. Ve sen de geçip karşıma kuruldun, eskisi gibi.. anlattın var gücünle, dinledim var gücümle.. sözlerin aynıydı, gözlerin aynıydı. Ve dahası kalbin aynıydı.. sarıp sarmalandım bir an senle..

 

Ama karalıydım gidecektim.. başta koltuk izin vermedi kalkmama. Ama kurtuldum ondan.. ve kapının dışında buldum kendimi isteyerek..

 

&&&

 

Bugün ilk kez isteyerek bir yanlış yaptım..

 

Bugün ilk kez ne istediğimi bilemedim..

 

Kalabalık sokaklar, ben ilerledikçe boşaldı, bugün..amaçsızca yürümek istemedim, bugün.. ama bulamadım evimin yolunu yada evinin yolunu..

 

Ne pişman olabildim  ne de gururlu..

Kendimden ayrılıp, kendime gitmiştim birkaç tiktak önce ve peşi sıra ayrılmıştım kendimden yine.. hem de söverek bu kez..kendim  bu kadarını kaldıramazdım, tahammül edemezdi bunca kötü söze.. bir daha aklına her estiğinde dönmesin diye; kilitledim kapıları  kendimin ardından. Hiç niyetim yok; kendimin  kendimi yeniden üzmesine, izin vermeye..

 

Kendimi kalabalık sokaklara bıraktım şimdi ve nihayet kendi yalnızlığımla baş başayım..

 

&&&

 

Bugün ilk kez ne istediğimi bilemedim..

sırf arslan doğuruyor diye karıncanın karısını boşadığını, kışın yanan yazın donan sardunyanın bir gece yarısı şehri terettiğini, uçağa çarpan kadının tazmiinat ödediğini, gökyüzünde yıldızların  güneşin üzerini yorgan gibi kapladığını, nefes alıp vermeden  yaşayabilen bir kalbin yazlık sinemada baş rol oynadığını, nicelerinin gelip nicelerinin göçtüğünü gördüm, duydum.

oluk oluk su akan  çeşmenin altındaki bir küçük bardağın dolmadığını, bir bavulun yalnız başına dünyayı dolaşamadığını, rüzgarın keyfi kaçınca daha şiddetli esmediğini, çay kaşığının şekersiz bir fincanda vir anlam taşımadığını, yaramazlık yapan çocukların ağzına biber  sürülmediğini,  yaraya merhem sürünce daha iyi olmadığını gördüm, duydum

anlamların,  yalnızca anlamsızlıkların varlığında  mana bulduğunu gördüm, duydum.

senin, yalnızca sana ben değer verdiğimde  değerli oldugunu gördüm duydum.

inanma sen  bana yine de..